27 Şubat 2011 Pazar

Yazalım Da Yazalım

Okulun açılmasına sevinen ender canlılardan olduğumu düşünüyorum ciddi bir şekilde. Bunu arkadaşlarımla paylaştığımda bana deli gözüyle bakmaları da olağan bir durum .Bunun en büyük nedeni de defterlerim! O kadar seviyorum ki yazmayı ,ders notu da olsa güzel defterlere yazmak beni hep mutlu ediyor. Defter deyince de akla ilk gelen marka (en azından benim ve etrafımdaki bir çok kişi için) Morning Glory. .Dün gittiğim Kabalcı'dan ,geçirdiğim kıymetli dakikalar sonucunda hangi defteri alacağımı bilemeden çıkmış olsam da yakın zamanda karar verip aklıma koyduğum defterleri almak istiyorum.Eğer 'keyifli bir şeyler olmadan bu dersler çekilmez' mantığındaysanız, marş marş ,Kabalcı sizi bekler!






                                       Şimdi tüm bu defterlere 'hayır' demek mümkün mü?
                                     - Tabii ki hayır!

25 Şubat 2011 Cuma

Kurt Geiger ve Vazgeçemediğim Topuklular

Hiç bir yerde burnu kapalı topuklu ayakkabı bulamamaktan ve bulduklarımın çok pahalı olmasından yakınıyorum.Sanmayın hep topuklu ayakkabı giyip dolaştığımı ,ayda 1 yada 2 kez belki giyiyorumdur; o da akşam dışarı çıktığımda,belki. Ama bu durum benim topuklu ayakkabı alma isteğimin önüne geçemiyor tabii ki.Keşfettiğim marka Kurt Geiger. İstinye Park'ın alt katında da hizmet veren Kurt Geiger fiyatları da çok can yakmıyor. Bu sezon platform topuk Kurt Geiger 'dan sorulacak gibi gözüküyor.300-400 tl  aralığında değişen ayakkabıların her biri benim için alınması gereken şeyler listesine eklendi diyebilirim.

Buyrun, EN beğendiklerim:
EN rahat

EN pembe

EN kibar

EN şık

EN yazlık

Daha fazlasını Kurt Geiger' ın resmi internet sitesinden bulabilirsiniz:  http://www.kurtgeiger.com/

Şimdilik hoşçakalıın!

24 Şubat 2011 Perşembe

Starbucks Hayatımı Nasıl Kurtardı?

Kitaplar... İlkokul,ortaokul,lise,üniversite.. Hayatımda değişmeyen tek şey..Hayatımda değişmesini istemediğim tek şey. Zamanımı 'en' keyifli hale getiren ender şeylerden biri. Kısacası kitaplar her şeyim.Son okuduğum kitap hayata karşı bana güç verdi,cesaretlendirdi. Bu yüzden paylaşmak istedim.

Odamın baş köşesinde uzunca bir süre duracak olan kitabın adı :'Starbucks Hayatımı Nasıl Kurtardı?'.Michael Gates Gill ,herkes gibi yaşamayı ,sıradan biri olmayı 60 yaşında ,yüksek gelirli işinden çıkarılmasıyla öğrenmeye başladı.İşini kaybetmesiyle başlayan olumsuzluklar dönemi,girdiği bir ilişki sonucu ailesini kaybetmesi ve sağlık sorunları ile devam etti.Hayatını sürdürebilmek için ihtiyacı olan parayı,bir Starbucks müdürünün kendisine iş teklifi etmesiyle ve kendisinin de kabul etmesiyle kazanmaya başladı.Ve yeni hayatı Michael Gates Gill'e hayatında yaşatmadığı duyguları ve 'başarıları' yaşattı.

Kitap tüm bu olayları anlatırken,kalemle altını çizmemin gerektiği cümleler sık sık karşıma çıktı.
''Kesin karar vermenin garip yani, işte,oyunda ve aşkta,içten içe rahatlatıcı olmasıdır.Karar, sizi,özeleştirinizin gazabından ve mantıklı kararsızlık giysisi içinde çevrenizde dolanan korkudan korur.Kesin karar vermek demek,yaşamınıza engel çıkartan kafanızı,kaldırıp atmak demektir.'' Bu Starbucks Büyük Caramel Macchiato kabının üzerine,New York'lu Starbucks misafiri Anne Morriss'in yazdığı bir söz.Ve ne kadar doğru olduğunu yaklaşık 10 kere okuyup üstünde düşündükten sonra farkettim: )

Kısacası bu kitap uzun zamandır okuduğum kitaplar arasında açık ara önde ilerliyor! Okumanızı öneriyorum!

22 Şubat 2011 Salı

Don't Let Me Be Misunderstood

Herhalde herkesin ,her gün dinlemeden geçemediği bir şarkı vardır..O kadar etkiler ki her dinleyişte ayrı bir yerlere gider insan ,hayallere daldıkça gerçekler yüzüne su gibi çarpar insanın, şarkıyı dinlerken bir mutlu bir hüzünlü bir inançlı bir endişeli olur insan..Şarkı bittiğinde tekrar dinleme tuşuna basılır , bütün hayaller yıkıldığı yerden baştan kurulur. 'Don't Let Me Be Misunderstood ' benim için yukarıda tanımladığım şarkı.Nina Simone 'ın söylediği bu şarkı her dinleyişimde ayrı bir etki bırakıyor üstümde! Dinlemenizi şiddetle öneriyorum!: )

Kısa yoldan şarkıya ulaşmak için : http://www.youtube.com/watch?v=5T3FXFnoTzE 


                                                   Keyifli hayaller kurmanızı dilerim!

16 Şubat 2011 Çarşamba

İncir Reçeli

Aytaç Ağırlar
Melike Güner/Sezai Paracıkoğlu
 
''Saklandıkları yerden AŞK için çıktılar '' yazılı bir afişi insan görünce ister istemez merak ediyor. Bu merak,Türkiye'de aşkın anlatıldığı çok film olmamasından değil tabii, ki son yıllarda aşkı anlatan birçok türk filmi de yapıldı.Fakat genel olarak bakarsak daha çok gülmenin amaçlandığı filmler yapılmıştır şu güne kadar ülkemizde..
 
İncir Reçeli her şeyden önce insanın kendi kendine düşünmesine neden oluyor.Nedir ki konusu? Pek bir şey anlatmıyor da afişi.
 
Küçük çapta bir senaryo yazarı olan Metin ile dışarıdan vurdumduymaz  gibi gözüken fakat içinde büyük fırtınalar kopan  Duygu'nun aşk öyküsü.
Sadece bir aşk filmi diye gittiğim bu filmin sonunda ,salonda bir tek ben kalmıştım,bir de kalkmamı bekleyen kardeşim.
 
''Sana dokunmak tüm kelimeleri yakmak gibi.'' diyor adam.
''Sana dokunmak bütün insanları affetmek gibi'' diye cevap veriyor kadın.
 
Nasıl bir aşk bu böyle?
 
Günümüzün toplumsal,siyasal,ekonomik sorunları arasında sıkışmış kalmışken,ışıkların kapanıp filmin başlamasıyla,insan sanki dünyadan elini ayağını çekiyor ve birkaç saatliğine kendi küçük dünyasına dönüyor.
 
Filmde sadece aşk değil, sevdiğin bir şey için çabalamak,yazmanın ne kadar zor bir şey olduğu,çaba ve sabır gerektirdiği de çok iyi  anlatılmış.
 
Film müzikleri de ayrı bir sarsıcı.Ağlamamak için cebelleşirken çalan şarkıyla gözyaşları teker teker yanaklarımızdan süzülmeye başlıyor.Yanaklarımız dememin sebebi de ağlayanın sadece ben değil,yanımda oturan genç adamın ya da önümde oturan çiftin ve tüm salonun da gözyaşı dökmemde bana eşlik etmesidir..
 
Gidilmesi gereken bir film mi?
Evet ,kesinlikle gidilmesi gereken bir film .
 
( ps: sinemaya girmeden selpaklarınızı hazır ediniz.Benden söylemesi.. )

Ne Yazsam Derdi Olmadan...

Dünden beri düşündüğüm şeylerin başında yeni açmış olduğum blog'um gelince önce bir şaşırdım,sonra da toparlanıp blog'um hakkında düşünmeye devam ettim, sanki biraz önce kendisine şaşıran ben değilmişim gibi.. Şunu yazsam, bunu yazsam, şu daha ilginç ,bu daha eğlenceli diye düşünmeden keyifli bir şekilde dilediğimi yazmak istiyorum.Bu yüzden de bilgisayarımın başına oturduğum anda kafamda sizinle paylaşabileceğim ne varsa onu yazacağım.

Dergilerimle oturmuş büyük bir aşk yaşarken bir yandan da erkek arkadaşımın bana gereken (?) günlük ilgisini vermediğini farkedip küçük çapta dövündüm.Gün içinde işte olmasının ikimiz için de avantajları varken ,bu durumun benim işimin ,dersimin olmadığı zamanlarda kocaman bir dezavantaja döndüğünü ve ikimize de bu durumun ilerde (özellikle onun açısından) yol su elektrik olarak geri döneceğini hissediyorum..
Fakat şu durumda bundan korkması gereken ben değil galiba o! : )

Degilerime geri dönecek olursam, Şubat ayının Cosmopolitan'ı fena değil ,aynı şekilde Marie Claire de öyle fakat Vogue yine en iyi ..Özellikle moda çekimlerine bayıldım! Okumanızı tavsiye ederim, şu soğuk günlerde , iş-ev ya da okul-ev koşuşturmacasına iyi gelen nadir şeylerden biri benim için Vögg..

15 Şubat 2011 Salı

Neden Geldim, Nasıl Geldim?

Bu buuzz gibi kış gününde evde oturmuş ne yapsam diye düşünürken , son birkaç aydır içimdeki yazma isteğinin yoğunluğunu farkettim.Bu blogda şunlar olacak,bunlar yazılacak diye bir şey yazmayacağım ;çünkü ne yazacağımı ben de bilmiyorum ,tek bildiğim okurken keyifli olmasını istediğim. Bazen birkaç dize şiir olur bazen tek bir resimle günümü anlatabilirim .Bazen de tek istediğimin yazmak olduğunu fark edip aklımdan ne geçiyorsa yazarım.Umarım sizler de okursunuz! Aşktan ne kadar ve ne şekilde bahsederim kesin bir şey söyleyemem ama aşkı,aşık olmayı seviyorum !

Bu yeni blog da blogspot.com dünyasına kutlu mutlu olsun!

Hoşgeldiniz :)